Modern okulunun kuruluşuyla birlikte, toplu eğitime verilen önem ve talep hızla artmaya başlamıştır. Bu hızlı gelişmenin en önemli sebeplerinden biri de devletlerin bürokrasilerinin sistematik olarak gelişmekte olan bir dinamiğe dönüşmesidir. Eğitimin ise buradaki amacı, bu sistemi taşıyabilecek nitelikli elemanlar yetiştirmektir. Eğitim ve bürokrasi arasındaki ikili etkileşimin galibi ise birçok açıdan bürokrasi olmuştur. Kısacası, eğitim de devlet kontrolünde hareket eden ve kamusallaşan bir kuruma dönüşmüştür zaman içerisinde. Bu argümanı biraz daha irdelemek gerekirse, eğitimin, dolayısıyla da hem eğitimi verenin hem de alanın, bir kurallar zinciri içerisinde hareket etmek zorunlulukları olduğunu söyleyebiliriz.
Günümüze baktığımızda, durum hiç de farklı değildir. Çoğunlukla devlet kontrolünde olan eğitim, öğrencilerin neleri kimler tarafından öğreneceğini kısıtlamakla beraber, aynı zamanda bu öğretimin nasıl olması gerektiğine de karar vermektedir. Bu satırları yazarken, zamanında lise müdürümün bana söylediği bir söz aklıma geliyor: “Okullar demokrasinin öğretildiği, fakat uygulanmadığı kurumlardır.” Gerçekten de ne öğrenmek istediğimiz konuları, ne öğretmenlerimizi, ne de bu dersleri nasıl öğreneceğimizi seçme hakkımız tam anlamıyla yoktur. Özellikle de eğitimimizin ilk 8-10 senesi zorunlu olup, bu kurallar çerçevesinde biçimlendirilmiştir. Üniversite eğitimi de, bazı esnekliklerle birlikte, genel itibariyle benzer özellikler taşımaktadır.